Post Humanizm üzerine

Post-hümanizm üzerine verilmiş bir sunum ile ilgili görüş ve eleştiriler.

İki gün önce posthümanizm, postmodernizm, insan merkezcilik sonrası düşünce ve düalizm sonrası düşünce üzerine bir konferansa katıldım.

Hoca kıymetli tespitlerini, endişelerini ve araştırmalarını paylaştı.

İnsan merkezli modernizmin “cogito ergo sum” anlayışının (düşünmeyi ve dolayısıyla düşünen olarak insanı en üste koyup diğer varoluşu mekanik kabul eden ve onu kendi amaçları uğruna dönüştürmeyi aklın bir gereği, hakkı olarak gören anlayış) ve “İnsanın yaratılmışların en üstünü olduğu”, “Her şeyin insana hizmet için yaratıldığı” yönündeki dinî yaklaşımların dünyayı son birkaç yüz yılda içinde bizim dahi yaşayamayacağımız bir bozunuma götürdüğünü anlattı. Ya hep beraber bu yanılgılı yola devam edip “ölüme yatmak” durumuna düşeceğimizi ya da bu hastalıklı hiyerarşik düşünmeden kurtulup insanı ve tüm habitatı bir olarak algılayacağımız bir evreye, “ben, sen, o” değil de “biz” evresine geçerek kurtulabileceğimizi uzun uzun anlattı.

Sunumun özeti bu. Bu sunum üzerine benim için birkaç temel soru belirdi. Ben de bu soruları kısaca (burada yazdığımdan çok çok daha özet olarak) hocaya sordum.

Birincisi, post-diyalektik meselesi. Zira diyalektik bir kavramı onun karşı kavramından üstün kılmaz. Arada birini diğerinden önemli kılan bir hiyerarşi yoktur; fakat niteliksel bir başkalık vardır. İki kavram da vazgeçilemez olarak durur ki diyalektik tam da burada ortaya çıkar. Bu ilişki, kurgul düşünmede, üçüncü bir nitelik olarak iki karşıtlığı içererek ortadan kaldırır. Ama aynı anda bu üçüncü kavram da karşıt kavramıyla beraber doğmuş olur. Düşünmemizin bu dizgesel yolunun dışında alternatifi ne olabilir? Dizgesel düşünmeyi ve diyalektiği reddederek hürriyete kavuşacağım derken keyfiyete düşmüyor muyuz?

İkinci itirazım ise postmodernizmde aklın yerine yaşamın ve dolayısıyla yaşantının konulmasıdır. Pek tabii ki öyledir; ama yaşantıya dahi dönüp onu konu edindiğimizde bu, düşünmemizin konusu olmuyor mu? Öyleyse sadece dedik diye merkezde düşünmenin olmadığı bir durum var olabilir mi?

Burada belki tek tip akıl meselesi sorun yaratıyor. Zira eylemdeki düşünme tek tip bir fiil veya nitelik göstermiyor.

Rasyonel düşünme: Kıyas ederek anlama. Faz farkı üzerinden, tıpkı algıya gelen duyu öğesi gibi, farklılıkların ilişkisi de akla nesne olarak kendini sunar.

Geometrik düşünme: Nokta, çizgi, alan ve hacim, uzam, zaman, içeridelik ve dışarıdalık üzerinden düşünme mekânlarını yeniden tasarlayarak kurar. Düşünme mekânları ise özellikle 19. yüzyılda Öklit dışı geometrilerin geliştirilmesiyle, koşullara bağlı olarak yeniden aklın konusu edilmiş ve Öklit geometrisinin tek mümkün geometri olduğu kabulü bu şekilde aşılmıştır. Uzay değişince öğelerin ilişkileri de yeniden yasalanır. Bunun için Öklit geometrisini, bu geometrinin dayandığı aksiyomları ve bunlardan çıkarılan teoremleri incelemenizi; sonra da 19. yüzyılda geliştirilen Öklit dışı geometrilerde, örneğin pozitif veya negatif eğrilikli uzaylarda, geometrik ilişkilerin ne kadar farklılaşabildiğine bakmanızı öneririm.

Aritmetik hesap ve matematiksel düşünme: Geometrik yapıların rasyonel, kıyaslı ilişkilerinde ortaya çıkan oranların bir rakam dünyası içindeki hesap ilişkileri ve bu hesapların “geo”, yani dünya deney alanıyla ilişkisinde ortaya çıkan anlama ulaştıran yol olarak düşünme.

Entelektüel düşünme: Antik Yunan’da phronēsis olarak bahsi geçen. Olmuş ve olmakta olanların gelecekte nasıl bir duruma evrileceğini öngören düşünme. Eski peygamberliklerin bir kısmından beklenen de böyle bir kehanet tabiatıydı.

Meditatif düşünme: Konsantrasyon ile kontemplasyon arasında, yani odaklanma ile yayılma arasında durarak içindeki hiçliğe teslim olup sorunun kendi içinden çözülmesini yahut kendi çözümünü serimlemesini beklemek.

Akıl: Bağ kuran. Bütün düşünme tiplerinin olmazsa olmazı. Nöronlar arasında kurulan bağlar. Nörotransmiterlerle sinyalin aktarılması. İleri yaşlarda dahi yüksek heyecan içeren, anlayışın zevkini yahut heyecanını barındıran durumlarda yeni dendritlerin ve yeni bağlantıların oluşması; bu yolla kendilik hâline dönüşebilen deneyimler. Ormanda ağaçtan ağaca zıplayarak, dallara tutunarak ilerleyen maymun. Maymun dediysem, bu dahi bendir.

Sezgisel biliş: Buna düşünme diyemesekte üzerine düşündüğümüz mesele bilincimizde bizim sürecini ilk bakışta tespit edemediğimiz biçimde ilerlemiş olur. Bilim tarihinde bu şekilde yapılıp sonra süreci keşfedilmiş pek çok icat ve keşif vardır.

Hedefe bağlı düşünme: Hedeflenen bir duruma ulaşmak için şimdiki durum üzerine düşünme. Bu, aynı zamanda “süreç” kavramını da işin içine sokacaktır. İnsanın ön beyin lobunun gelişmiş olması onu geleceği planlayan ve bu planı aşamalı olarak tespit edebilen bir varlık kılar. Stratejik düşünme de denebilir buna. İnsanın başka varlıklar üzerinde güç elde etmesi büyük oranda bu yeteneğinden dolayıdır.

Duruma bağlı düşünme: Belirli bir durumun, koşulların zorunluluğu içinde düşünme. Durumları değiştirerek akışın yönünü, olmakta olanı yeniden kurgulama.

Diyalektik düşünme: Karşıtlıkları aynı güçte koruyarak birlikte düşünme ve buradan doğacak kudreti kullanma. Derin düşünmeyenler bu aşamayı kolayca atlarlar. Trajik alanın belirdiği ve insanın sanat üreten varlık olarak parladığı yer de burasıdır.

Kurgul (Batı’da “spekülatif” diye anılır) düşünme: Bu metinde açıklandığı gibi üçüncü bir hâl ile diyalektik ilişkinin kapsanarak aşıldığı durum. Derhâl kendi karşıtını da doğurur ve yeni bir diyalektik duruma yükselir. Düşünme ilerler. Aynı düşünmenin kavramlarını gündelik hayatta yahut insanlığın veya tabiatın tarihinde görüp okumak yoluyla gerçekliğe tesir edecek bir plan oluşturmak mümkün olur.

Bütünsel ve sürdürülebilir fayda üzerinden düşünme: Utilitarist düşünme. Açıklamalarda da belirtildiği gibi sürdürülebilir ve bütünsel faydayı arar.

Pratik fayda üzerinden yahut çıkar üzerinden düşünme: Pragmatik düşünme. Uzun vadeli iyiliği düşünmeden sadece kendi istek ve ihtiyaçları üzerinden düşünmesini kurar. Uzun vadede çok büyük zararlar verebilir. Bindiği dalı kesebilir.

İlişkililik üzerinden düşünme: Yaşam ve biz üzerinden düşünme, meditatif ve utilitarist düşünme içerisinde değerlendirilen bir biz ilişkisi.

Bütün bu düşünme biçimleri, yolları çoğaltıla bildiği gibi bir kaç kategoriye dahi indirgenebilir. Hatta sadece akıl olarak alınırsa, hepsinin özü, olmaz ise olmazı olan ‘bağ-birbirine bağlanma- devenin kuyruğun bacağa bağlanması ile belirsizlik ve mutlak değişkenlik alanı olan çölde kaybedilmemesi’ anlamı dahi ortaya çıkar. Burada tek bir düşünce biçimini mutlaklaştırıp onun kulu, kölesi olmamaktır gaye. Hepsi iradenin emrindedir. Yani isteğin. Ama irade için önce istemek gerekir. ‘Ama neyi?’ diye sormuyorum zira bu bizi benliğin mertebelerine götürür.

Bütün bunları ortaya koyduktan sonra Karl Popper’ı anmak gerek. Zira bundan sonraki meselem evrenseller meselesi.

Sunumdaki iddia: Evrenseller, mutlakçı bir yapı sunduklarından bir nevi düşünmenin üzerine iktidar kurup onun gelişmesini, çeşitlenmesini ve yanlışlanmasını engelliyorlar. Dolayısıyla postmodern düşünme aynı zamanda post-evrenselci düşünmedir de.

Evrensel, bir meseleyi çözmek için belirli bir şeyi bilinen kabul etmek yahut bir sabit almak anlamına geliyor. Amaç bir ihtiyacın karşılanması, bir sorunun çözülmesi. Bir sabitin ise aksi ispat edilinceye kadar sabit alınması kâfi. Nitekim Popper’ın teklif ettiği de buydu. Ama hadiseyi böyle koymadan sadece evrenselleri reddetmek sana görelik, bana görelik getirmez mi? Biz koşullara ve ihtiyacımızın oluşturduğu soruya göre illa bir geçici sabit oluşturarak düşünebiliriz. Sorun bunu ebedî mutlak olarak kabul etmekte.

Bir başka mesele de Batı’nın “human” kavramının “humus”, yani toprakla ilişkili olması. Bizim kullandığımız lisanda ise “insan” kavramımız tam olarak “üns” kökü ile ilişkiyi anlatıyor. İlişkideki varlık olarak insan. Bir kurt ile büyürse kurt oluyor mesela. Ona göre şekil alıyor. Bir köpek gibi tamamlanmış nöron sistemi ile doğmuyor. İnsan eksik, tamamlanmamış doğduğundan birkaç yıl içinde ilişkide biçimleniyor. Kendini bu ilişkide tanımlıyor. Ama olmakta olan anlayışa bakınca bu lisanın insanı kendini taş toprak sanıyor. Tanrısını da kendisi ile beraber nesneleştiriyor maalesef.

Ayrıca burada insanın bu dünyadaki varlığını devam ettirmek için posthümanizm tercih edilmesi gereken bir düzen ise burada öncelikli olarak faydacı düşünme geçerlidir diyebilir miyiz? Zira benim felsefe tarihi incelemelerim de büyük oranda bütün düşünmelerin zemininde fayda olduğunu gösterdi. Dolayısıyla bütün düşünmelerin zemininde bir yoksunluk, bilmeme, merak, ihtiyaç ve nihayet bunların karşılanması anlamında fayda öğesi vardır.

Bilimin, teknolojiden, yani yapabilirliğin bilgisine ulaştıran lojiden (mantıktan) farklı olarak, sadece bilmek için bildiğini ve teknolojinin bilimin bulgularını kullanarak daha kuvvetli ilerlediğini söylerler. Ama merak ve bilmeme durumunun dahi karşılanmasını fayda kategorisinin altında değerlendirebileceğime göre ve bütüncül fayda için mümkün olan en geniş bilgiye ulaşmamın en yüksek faydayı sağlayacağı da göz önüne alınırsa bilmek için bilmenin de fayda kategorisinin dışında kalmadığını söyleyemez miyiz?

Maalesef sunumu yapan hocanın cevabı şu oldu:

“Bu konu beni aşar. Ben daha çok siyasi, sosyal ilişkiler üzerinden post-human kavramını değerlendirmeye odaklandım. Bahsettiğiniz konularla ilgili bir uzmanlığım yok. Onu başka bir hocam daha iyi değerlendirebilir.”

Acaba soruyu mu yanlış sordum diye hâlâ düşünüyorum. Zira benim gibi sıradan bir felsefe mezunu bile felsefe tarihinin bu meseleleri ile muhatap olmuştur ve istese bile bunları yok sayamaz, bunların hesabını vererek ilerlemesi gerektiğini bilir. Hele doktora düzeyinde bir akademisyen söz konusuysa. Belki de “Konumuz bu değil.” demek istedi nazikçe. Peki, o konuda hüküm verirken bu ve benzeri soruların hesabı verilmiş miydi?

Nihayet bu sunumun bana en ziyade hatırlattığı kıymetli nesne ;’hiyerarşik düşünmeden nasıl korunabilir, onu hem -mertebelerde olduğu gibi- kullanıp hem de ondan özgür kalabilirim’ düşüncesi oldu. Sunumu yapana bin teşekkür.

27 Ekim 2026
ÜAG

Yorum bırakın